5 Kasım 2010 Cuma

Sınıfiçi diyaloglar


Bu dönem sabah ve öğleden sonra girdiğim 2 sınıfım var. Sabah sınıfı bildiğiniz bitki! Sınıfta 2 kızcağız var. Bana acıdıkları için sorduğum sorulara mırıl mırıl cevaplar veriyolar. Geçen hafta bu gruba bir sonraki ders video odasına gideceğimizi söyledim. Ders zamanı geldi, aynı koridorum sonundaki video odasına gittiğimde sınıftan kimse yoktu. Hemen sınıfa gittim, baktım benim duvar sarmaşıklarım kafaları duvara yaslamış vaziyette oturuyolar kolçaklı sandalyelerinde. "Eee?" dedim, "niye buradasınız?". "Biz de geliyoduk"la "Ha?", "Kim?", "Nereye?" (tabii ki tüm tepkiler Türkçe) diyerek bir önceki dersin sonunda en basit kelimelerle kurulmuş, son derece basit bir İngilizce cümleyi "intermediate" olan seviyelerine rağmen anlamamış olduklarını kavramak sarsıcıydı. Kim bilir şu son 5 haftadır anlattığım şeyleri ne sanıyorlar? Fena!

Yine aynı sınıfta bu sabah sorduğum soruya yanıt almak için kıvranırken, tüm sessizliğin ve tepkisizliğin içinden bir "mırıltı" yükselince kendimi tutamayıp "Anaaammm! Ölü kıpırdadı" dedim. Güldüler ama yüz kaslarını oynatmak zorunda bıraktığım için de bana ayıplayan bakışlar atmayı ihmal etmediler!

Öğleden sonraki sınıfım ise ayrı bir hikaye. Daha tepkililer, ama arada tepkileri sabır sınırlarımı da zorlayabiliyor. Azıcık şımarttım onları sanırım, çünkü en azından kurduğum İngilizce cümleleri anlıyor ve cevap veriyorlar. Bir de çok sevimliler. (Evet örtmenler öğrenci kayırıyor, ne var bunda? Biz de insanız nihayetinde.) Kızıyormuş gibi yapıyorum, ama içim acıyor aslında. Neyse. Bu sınıfta muzurun önde gideni bir çocuk var. Zehir gibi bir zeka, ama tembel. Sene sonunda uluslararası bir yeterlilik sınavına girip hazırlığı atlayabileceğine inanıyor, ama bence imkansız.

Geçen hafta ufak bir quiz yapıyordum. Sınav düzeninde oturmalarına rağmen bu haşarı çocuk etraftan doğru cevap toplama derdinde kıpırdanırken, buyurduğum anlamlı "Napıyosun? Sınav bu! Kopya çekme," emrine (!) "Hocam sınavda kopya çekmezsem nerede çekebilirim ki?" diyince gülmekten başka bir şey yapamadım. Dedim ya, kızamıyorum bu sınıfa.

Ama yine de THANK GOD IT'S FRIDAAAAAAY!

Not: Eskiden yazdıklarımı 30 kez gözden geçirir, ifade ve imla bozukluklarını büyük bir dikkatle düzeltirdim de, düzeltirdim. Artık yazdıklarımı 2. kez okumuyorum bile. Saygısızlık olarak algılamayın nolur. Böylece daha sık yazabiliyorum sanki. Ohh itiraf ettim hafifledim! İyi haftasonlarııııııı...

17 Ekim 2010 Pazar

Evli evine, köylü köyüne piliiiiiiiiz!


Belki haddimi aşan bir yazı olacak ama ben bu apartmandaki taşra alışkanlıklarını devam ettirmekte ısrarlı üst kat komşularımdan bıktım!


Burası köy meydanı mı kardeşim ????? Şehirde yaşıyorsan, şehir hayatının gereklerini de yerine getireceksen. Yok beceremiyorsan kendi memleketine tıpış tıpış döneceksin ki elalem katil olmasın!

Sen pek bir titizsin anladık. Ama senin evinin çeri çöpü sen bu titizliğini tüm mahalleye göstereceksin diye benim açık mutfak camımdan niye içeri girsin ki? Senin evin tertemiz olacak, ayakkabıları kapıların önünde çıkartacaksın, hatta belki ben ayakkabılarımla kendi evime giriyorum diye beni ayıplayan bakışlar atarak merdivenlerden yukarı çıkacaksın, sonra da evinin bütün pisliğini kafamdan aşağıya silkeleyeceksin ha? Yok öyle yağma!

Ben ailemden böyle gördüm. Mesela bizim evimizde gelen insana zorla ayakkabı çıkartılmaz. Hatta çıkartmaması için ısrar edilir. En sinir olduğum şeydir. Şımşıkırdak giyin, gezmeye git, ayakkabıların apar topar çıkartılsın ve ayağına bir terlik giydirilsin zorla. Minie Mouse gibi gez sonra ortada bastı bacak! Bir de huyluyum ben. Sevmem öyle başkalarını terliğini giymeyi. Çok mecbur kalmadıkça da giymem zaten.

Sonra balkonlar yıkanmaz benim bildiğim. Silinir iyice köşe bucak. Üst kattaki yine pek bir titiz teyzelerden biri balkonunu yıkadığı zaman benim ev sahibimin takdiri ile kapatılmış balkonun camların leş gibi olur. Teyzenin evi temiz, benim camlarım çamur olmuş, ya da açık pencereden içeri sular şelale olmuş akıyor ne gam!

Taşralı teyzeler, huuuu. Eviniz bal dök yıka ama ruhunuz pis sizin. Sizin gibi titiz olacağıma kendim gibi olmayı bin kere tercih ederim! En azından ben çiçeklerimi sularken bile alt kat komşumun astığı çamaşırları kolluyor, eğer çamaşır asılıysa ıslatırım korkusuyla çiçeklerimi çamaşırlar toplanana kadar sulamıyorum.


13 Ekim 2010 Çarşamba

Hayvansever olmanız gerekmiyor...


Vicdanınızın olması yeterli. Mutlaka İzmir'de yaşanan olaydan haberiniz olmuştur. Hani şu önce köpeğini kutusunda uyuyan kediye saldırtmak isteyen, sonra da sinirlenip kediyi hunharca öldüren psikopat ve arkadaşlarını.


"İçkiliydim," demiş. 687TL ceza kesilmiş, elini kolunu sallaya sallaya çıkmış evine gitmiş. Çünkü Türk Hukuku'na göre işkence ile hayvan öldürmek suç değil, kabahatmiş. Bir sürü aklı evvel "Başka işiniz yok mu? Bir kedi için ortalığı ayağa kaldırdınız," diyordur muhtemelen. Desinler. İleride kızları böyle bir psikopatla beraber olursa görürler hanyayı konyayı. Kızlarının kafasını gözünü patlattıktan sonra da "Çok sarhoştum," der geçer nasıl olsa.

Bir kez zevk için can alan, almaya da devam eder herhalde. Kalbine bir katılık gelir muhakkak. Canım çok sıkkın. Öfkem büyük, ve gittikçe de dozu artıyor.

Elimden evdeki kedilerime sıkı sıkı sarılmak, sokakta baktığım kedi ve köpekleri okşamak ve yemek ve sevgi vermeye devam etmek ve Yaşam Hakkına Saygı grubu tarafından oluşturulan ve katılım sayısı her saat artan DİLEKÇEYE adımı eklemekten başka bir şey gelmiyor ne yazık ki. Zaten yaklaşan bayram kisvesi altındaki katliam günleri yakın. Şimdiden içime bir sıkıntı çökmüşken, üstüne bir de bu zalimlik ve insanların konunun çağrışımıyla yaşanan başka yavru kedilerin gözünü oyma, bacağını kesme, vb hikayeleri eklenince ruhum iyice daralıyor. Benim bu ülkede insanca ve vicdan sahibi insanlarla bir arada yaşamaya dair umutlarım daha da azalıyor. Sahi biz ne zaman bu kadar kötü ruhlu bir toplum haline geldik? Yoksa hep mi böyleydik?

Bir de merak etmeden geçemiyorum. Yanlışlıkla bir salyangozun üzerine bassam, hayvancığı ezmiş olmanın bıraktığı his günlerce aklımdan çıkmıyor. Yere her basışımda tedirgin oluyorum Acaba o hayvanın ölürken çıkardığı sesler ve ayaklarının altında ezdiği kafatasının bırakmış olması gereken o his, ayılınca uçup gitti mi?

27 Eylül 2010 Pazartesi

Yeni apartman ve komşularım


Nisan başıydı. Şu anda oturduğum evi görüp daha sonra da Gamlıbaykuş'umun da onayını alıp, yine Gamşıbaykuş'umun üstün gayretleri ile torlanıp toparlanıp taşındım 10 gün içinde bu yeni eve. Evimi çok seviyorum. Merkeziliğini ve herşeyin elimin altında oluşunu da çok ama çok seviyorum. Ancaaaaak... bir komşular var ki, evlere şenlik.

Alt kat komşumla başlamak istiyorum. Çok şirin bir genç-yavru köpekleri var. Gecede yaklaşık 10 kez hönkürdükleri "HAYIR!"lardan azıcık(!) hareketli bir genç irisi olduğunu tahmin ediyorum. Adını büyük olasılıkla "Hayır" sanıyordur köpecik! Birileri onlara Dog Whisperer'ın Cesar'ından bahsetse fena olmaz sanki. Bir gece, ansızın kapılarına bir not yapıştırabilirimmmm.

Üst kat komşularım ise çok gizemli. Son yılların tüm süperkahramanları devre mülk olarak kullanıyorlar sanırım. Misal: Yaz boyunca şu ergen gençkızların aşkı Edward ve şürekasının sırasıydı yanlış anlamadıysam. Her gece 12'den sonra başlayan erkek muhabbeti ve 2'ye doğru sağa sola çekilen mobilyaların homurtusunu başka ne açıklayabilir ki? Ha, bir de yere düşen bir karpuz patlama sesini takiben etinden et koparcasına ağlayan bir bebek sesi. Bir ara sinir gelmişti annemle bana. Gümlemeyi duyduktan sonra "Hah bebek," diyip sırıtıyoduk pis pis. Ne fenaymışız, kınadım kendimi kınım kınım!


Şu sıralar Fantastik Dörtlü olduğunu tahmin ettiğim bir ekip kullanıyor olmalı devre mülkü. 3 haftalık tatil boyunca güneşin altında kavrulmasın diye içeri aldığım saksılarımın askılarında bir terlik (evet doğru okudunuz T-E-R-L-İ-K!!!) buldum tatil dönüşünde. Aceleleri vardı sanırım, uçarken ayaklarından düşüp benim askılara konmuş olmalı. Reed Richards ya da Susan Storm'dan şüpheleniyorum.

Sonra da bir bıçak saplandı (abartıyorum tabii ki, öyle yatıyordu çiçeklerin orta yerinde) sardunyalarımın göbeğine! Kendilerini kötülerden koruyor olmalıydılar. Ya da Ben Grimm balkonda sezonun son karpuzunu yerken bir anda taş kesti ve elinden düşürüverdi bıçağını. Günahlarını almış olmak istemem akşam akşam.

Son olarak sarı ve yeşil mandallar indi üst katlardan benim kapalı balkonuma. Bunu düşündüm düşündüm bulamadım bak! Fantastik Dörtlü'nün yıkadıkları çamaşırları kurusunlar diye balkona asacak halleri yok, verirler Johnny Storm'a, hafif bir geğirse (böyk!) benim 3 günde kurutamadığım çamaşırı kurutur billa.

Ayyy nasıl unutmuşum. Bir de mutfak penceresinden içeri süzülen "Albeni"nin ambalaj kağıdı var arada. Metro olsa anlarım, güçlerine güç katar da albeni diyerek ne kastetmiş olabileceklerini çıkaramadım.

Bakalım sıradaki süperhiiro kim olacak? Tahminleri bekliyorum...


21 Eylül 2010 Salı

Çoıcukluğum


TV'de Öyle Bir Geçer Zaman Ki var. Benim aklımda da çocukluğum. Özledim ben çocuk olmayı, ama kendi çocukluğumda çocuk olmayı. İstemezdim bu "zamane" çocuklarından biri olmayı. O abidik-gubidik-ne-idüğü-belirsiz çizgi filmleri seyredeceğime TRT Radyosu'nda Çocuk Saati geldi mi (ki günde 2 kez yayınlanırdı, bir sabah, bir de öğleden sonra) Şeker Portakalı'nı arkası yarın olarak dinlemek isterdim her gün. Halamla takma isimlerimiz Toto ve Zeze'ydi mesela. Toto popoyu anımsatıyor diye Zeze olmuştum ben. Okula gitme yaşım gelmeden evvel de Radyo Tiyatrosu'nu dinlerdim evdeki aile büyükleriyle. İstanbul Radyosu'nda görevli tiyatrocular okuma yaptıklarında mutsuz olurdum, daha çok Ankara Radyosu kadrosunda görevli tiyatrocuların seslerini beğenirdim. Efektör: Korkmaz Çakar. Bir de Hayati Çorbacı vardı (DÜZELTME: Sevgili Leylak Dalı'nın hatırlatması ile esas adı Fazıl Hayati Çorbacıoğlu olan kimi piyeslerin yazarı), ama görevi neydi bu piyeslerde anımsayamadım şimdi.


Yazık yahu zamane çocuklarına... Oynaya oynayaaa geliin çocuuuklaaar el ele el ele veriiin çocuklar!

17 Eylül 2010 Cuma

Hıh!

Hıh=IKEA artık benim için. Bugün iş çıkışı IKEA'ya gittim işyerinden bir arkadaşımla. Bütün bölümleri tavaf edip mutfak kısmına doğru merdivenlerden inerken gözüme birşey takıldı ve "Hıh"ladım ben de, aynen reklamlarındaki gibi.


Eyyyy Kristal Küre'ciler. Her kim ise bu reklam filmini hazırlayan verin bir elmacık kendilerine. Sonuna kadar hak ediyorlar takdiri. Gönlümün elmasını verdim gittiiiiiiiiiiii...


Amaaaaa... şu Annas Pepparkakor denilen zencefilli ince bisküvileri sattıkları için de kınım kınım kınıyorum kendilerini! Hele o muhteşem teneke kutusu, benim gibi bir tenekekututoplayıcısını baştan çıkartmasın da ne yapsın?




(Fotoğraf şimdilik idareten. Yarın kendi çektiğim bir fotoğrafı eklemeye çalışıcam.)

11 Eylül 2010 Cumartesi

Müsaadenizle

* koltuk aralarını iyice daraltan Setra tasarımcılarına,

* dün akşam saat 19:00'dan itibaren koltuğunun yatma sınırlarını çeşitli kereler ve sinsice zorlayarak dizlerimi kırılma noktasına getiren ve bana çocukluğumun Papatyalarını hatırlatan huysuz teyzeye,

* atletik ve esnek bir vücudu olduğunu sandığı için yanımdaki koltuğa kıvrılıp sığdığını sanan, ama aslında bütün gece poposunu bana dayayıp, üzerini örttüğü battaniyemsiyi öf-pöf açıp kapatırken kollarımı gıdıklamak suretiyle bana uykuyu haram eden tombik kıza,

* atletik ve esnek bir vücudu olduğunu sanan ve yanımdaki koltukta tüm gece beni istemeden de olsa tombik poposuyla rahatsız eden kızcağızdan sabah 4:45'e kadar film seyretme imkanını yaratmış olan teknolojiyi önümüzdeki koltuklara monte etmiş olan Setra tasarımcılarına,

* üstüste seyrettiğim 3 dublajlı film sayesinde dublajlı filmlerden beni tiksinme noktasına getirmiş film çevirilerini yapan acemi tercüman arkadaşlara,

* sabah kahvaltısı olarak ikram edilen Kaşarlı Dardanel Sandwichler'in arasına son derece sentetik ve bal gibi şekerli bir sos sürmeyi uygun gören gıda mühendisi arkadaşa,

* seyahatin tek güzel tarafı olan güler yüzlü, çalışkan ve iyi niyetli servis elemanına teşekkür etmeyi bir borç bilirim!

PS. Tatilden bu sabah döndüm. Çorap ve hırka ikilisini aynı anda üzerime giymeyi özlemişim. Çok iyi geldi.

Şarkı için tık tık Şarkıda "F" word var bol bol. Utanan, sıkılan tık tıklamasın.